| Haftanın | ![]() |
Albümü |

24 Temmuz - 5 Ağustos 2005 arası, Artvin, Rize, Trabzon, Kastamonu yaylaları ile Doğu ve Orta Karadeniz kıyılarını kapsayan tatil gezisinde dinlediğim müziklerden seçmeler...
|
"Gitme Odaklı" Bir Karadeniz Gezisi
Ağustos
2005
Doğu
Karadeniz kıyılarına, arkasındaki dağlara ve yaylalara birçoğunuz
gitmiştir. Ben ve eşim, bu güzelim yerleri ilk defa görme fırsatını
ancak Ağustos başında bulabildik.
Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız bizi öylesine büyüledi
ki, sevdiklerimize anlatmakla yetinmeyip yazıya da geçirmek istedik. Daha
önceki tatillerimizde, bir yere varmaktan çok, giderken geçtiğimiz
yollarda bazen dinlenmek amacıyla
, bazen de fotoğraf çekmek
veya bir kahve içmek için verdiğimiz molalarda yaşadığımız küçük
olaylardan zevk aldığımızı fark etmiştik
Türkiye’nin kuzeydoğu sınırına yakın, Artvin’e bağlı
Şavşat ilçesinin sekiz kilometre kadar dışında olan Laşet Motel
hariç hiçbir otelde yer ayırtmamıştık.
Amacımız gezimize Karadeniz’in en doğusundan başlayıp, görülmesi
gereken önemli bölgelere uğrayarak, batısına doğru geri dönmekti.
Şavşat’a varana kadar geçirdiğimiz üç gün ve iki gecenin
de yolculuğun en güzel günlerinden olacağını ve, birçok insana sıradan
gözükse de, bizim için macera niteliği taşıyan heyecan verici
deneyimlerle dolu olacağını henüz bilmiyorduk. Karadeniz
bölgesini rahat gezebilmek için tercihan dört çekerli, motoru güçlü
olan bir araba ile iyi bir sürücüye ihtiyaç olduğu söylenir. Bizim
15 yıllık BMW bu işten yüzünün akıyla çıktı.
Arabayı kullanan için ise burada bir şey söylemek yakışık
almaz. Kazasız belasız bizi eve kadar getirebildi. Bagajı tam teşekküllü
kamp malzemeleri, arka koltuğu ise 80 adet CD kapasiteli bir CD bavulu
ve her şart altında müzik dinlemeyi mümkün kılacak teçhizatla
dolu olarak, arabamız 24 Temmuz Pazar sabahı saat 06:00’da
Kilyos’taki evimizden ayrıldı.
Yola
çıktıktan bir saat on dakika sonra İzmit’e gelmiştik.
İzmit ile Adapazarı arasında bir yerde, gümüş renkli
kubbesi güneşin ilk ışıkları altında pırıl pırıl parlayan bir
cami gördük. Yolculuğun
doğuya doğru yaptığımız geri kalan kısmında da sık sık
gümüş veya çinko kaplı kubbelere sahip camilere rastladık.
En doğuda ise, tek katlı yayla tipi evlerin birçoğunun damları için
de malzeme olarak tenekenin kullanıldığını gözlemledik. Kıyı şehirlerindeki
çok katlı binaların birçoğunun çatısı kapatılıp, kiremitleri döşenmiş,
pencere pervazları takılmış ve hatta içine yerleşilmiş olduğu
halde tuğlalarının üzerine sıva bile henüz sürülmemişti. Bu
tarz binalarla yeni bir “Karadeniz stili” mi yaratılıyor diye düşünmeden
edemedik. Gerede’de
bir dinlenme tesisi gördüğümüzde durup kahve içtikten sonra
yolumuza devam etmeye karar verdik. Garson bize yaklaşarak ne istediğimizi
söylememizi bekliyor. “Hangi kahveleriniz var?” diye soruyoruz.
“Türk kahvemiz var” diye cevap veriyor. Bir ara kahve yerine acaba
başka bir şey mi içsek diye tereddüt ediyoruz ve “Başka hangi içecekleriniz
var?” diye soruyoruz. Bu defa cevap olarak saydığı içecekler arasında
Nescafe de var. Anlaşılan
Nescafe garsonun kafasında bir kahve çeşidi değil de, ayrı bir içecek.
Ertesi gün Metro adlı bir tesiste verdiğimiz molada da buna benzer
bir sahne yaşıyoruz. Bu
defa garson bize, “kahve sütlü olmaz, Nescafe sütlü olur” diye
bilgi veriyor. Nescafe yine
kahve grubundan bir şekilde ayrılıyor. Gezimizin geri kalan kısmında
Nescafe sormaktan tamamıyla vazgeçtik ve her yerde olmasa da genelde
çok güzel Türk kahveleri içtik. Her yerde içemedik çünkü her
yerde Nescafe vardı ama bir çok yerde Türk kahvesi yapmıyorlardı.
Hattâ, “Türk kahvesi mi? Oooh, artık satmıyoruz!” diyenler de
oldu. Biz de kalkıp yola devam ettik ve başka yerlerde durup sorduk. İlk
geceyi Ilgaz Dağları’nda geçirdik. Ilgaz Dağı, çok ama çok yüksek
çam ağaçları ve uzun boylu muhteşem mor çiçeklerle süslü.
Havasını solumak insana nefes almanın da bir zevk olabileceğini
hatırlatıyor. Ertesi sabah erkenden Ilgaz Dağları’ndan aşağı
inerken, karşıda sıra sıra dağlar bulutların arasında bütün
heybetleriyle uzanıyorlar. Yolda dağ sularının aktığı çeşmelerden
termosumuzdaki suyu yeniliyoruz. Ilgaz ile Tosya arasında dağlar
yerlerini tepelere ve daha sonra yemyeşil tarlalara bırakıyorlar.
Tarlaların bir kısmı şimdiye kadar görmediğimiz parlaklıkta bir
yeşil. Sanki üzerlerine birinci sınıf çim ekilmiş ve her gün biçilip
sulanarak o hale getirilmiş. Şavşat civarında da böyle parlak yeşil
tarlalar gördük, meğer bu tarlalar hakikaten de sürekli biçiliyormuş.
Hayvanların kışın yiyeceği samanları, otları her gün biçerek
elde ediyorlarmış. Şehirli olmanın bu konulardaki cehaletini içimizde
iyice hissediyoruz.
Gezimiz
boyunca, yediğimiz yemeklerin geçtiğimiz yörenin özel yemekleri
olması için özel bir çaba gösterdik. Samsun’u geçtikten sonra Çarşamba’da
kaşarlı ve yumurtalı bir
Karadeniz pidesinin ardından İstanbul’da rastlayamayacağınız
kadar güzel bir sütlaç yedik. Giresun’a
yirmi kilometre kala deniz kenarında
Piraziz Park Otel’de geceyi geçirdikten sonra tekrar yola çıktığımızda,
öğle yemeğini Akçaabat’ın meşhur Nihat Usta Köftecisi’nde
yemeyi planladık. Şekilsiz
olmalarına rağmen, yumuşaklığı ve lezzetiyle tadı damağımızda
kalan Akçaabat köftelerini yolu oraya düşen herkese öneririz. Daha
sonra Rize’ye vardığımızda ise bir Rize çayı içmeyi ihmal
etmedik. Nedense Rize dışında iyi bir çay içemediğimizi burada
belirtmek gerekiyor. Karadeniz’de keşfettiğimiz yepyeni tadlar da
oldu. Şavşat’a vardığımız ilk gece bize önerilen mıhlama, bol
yağ ve o yöreye özgü gravyeri
andıran peyniri ile eşimin
müthiş beğenisini kazandı. Motel sahibinin bir konukseverlik gösterisi
olarak masamıza gelip aynı mıhlamaya ekmeğini banması ve bunu her
öğünde yinelemesi, onu hiç rahatsız etmedi. Adama hak veriyordu
zira. Şavşat’tan sonra kaldığımız yerlerden biri olan
Zigana’da yediğimiz, sacda yapılan kavurma, bol biber ve değişik
baharatıyla bizim için farklı bir yemek çeşidi oldu.
Dönüş yolunda Fatsa’da ise Karadeniz balıkları arasında
adını ilk defa duyduğumuz, kötek balığını güveçte sundular.
Bol kaşarla ve domatesle hazırlanmış olan bu “güveçte balık”
çok özel bir yemek olarak anılarımızda yer alacak. Bütün kaldığımız
otel, motel ve pansiyonlarda sabah kahvaltılarında yer alan tereyağından
bahsetmeden geçilmesi haksızlık olur. Bu sarı renkli tereyağı o
kadar hafif ve lezzetli ki, dönünce, aynısını İstanbul’da da
bulmaya çalıştık. Karadeniz’de yediğimiz bütün yemeklerden
midemizi ovuşturarak ve memnuniyetimizden
gülümseyerek kalktık. Üçüncü
gün, Piraziz'den Şavşat'a varmak üzere geçtiğimiz yolun Hopa’dan
sonraki kısımları bizim
için tam bir sürpriz oldu. Hopa’dan
sağa, yani güneye sapınca her şey değişti. Yeşil renginin yoğunluğu
ve tonları bizi çarptı. Yeşillikler arasından kıvrılan düzgün
yol, yavaş yavaş yükselmeye başladı.
Dağları tırmanmaya başladık.
Tırmandıkça tek gidiş ve tek dönüş şeritleri olan yolun
bir yanındaki uçurumlar da derinleşmeye, uzaklarda öbek öbek görünen
bulutlar yakınlaşmaya başladı. Bir ara aşağı bakamaz hale geldik.
Yüksekliği dolayısıyla bize tehlikeli görünen yol, Borçka’dan
sonra, Çoruh Nehri üzerinde yapılan baraj ve yol çalışmaları
nedeniyle bozulmaya başladı. Tünellerin açılabilmesi için yer yer
dinamitlendiğinden, her an yola düşebilecek büyük taş parçalarından
sakınarak, temkinle yavaş bir tempoda yola devam ettik.
Varış saatimizi yapacağımız kilometre sayısına göre
hesaplamış olduğumuzdan, yolun durumundan kaynaklanan yavaşlamaya
yine hesap etmediğimiz güneşin doğuda bir saat erken batması gerçeği
de eklenince, Şavşat’a karanlıkta varabileceğimizi anladık. Borçka’dan
Artvin’e kadar süren yol çalışmaları Artvin’de noktalandı.
Artvin’den sonra yine yüksekte seyretmekle birlikte yol nispeten daha
düzgün bir şekilde devam etti. Karanlıkta Şavşat’a vardığımızda
ağır bir Karadeniz sağnağı bizi bekliyordu. Ne yazık ki kalacağımız
motel Şavşat’tan sekiz kilometre yukarıdaydı. Virajlı ve bir yanı
uçurumlu yolda, karanlık ve yağmura bir de sis eklenince geri kalan kısmını
çok zorlukla sürdürdük. Yağmurdan iyice ıslanmış camımızda,
sileceklerimiz arasında Laşet Motel’in karanlıkta parıldayan
ışıklı levhası göründüğünde aldığımız rahat nefes bu zorlu
yolun ilk ödülü oldu. Gezimiz boyunca gerek dağ yollarında, gerekse
kıyı şeridinde hep yol çalışmalarına şahit olduk.
Özellikle kıyılarda, şehirlerarası yol şehirlerin içinden
geçtiği için, yer yer sahiller doldurularak, yer yer tüneller açılarak
otoyollar yapılmaya devam ediyor. Bütün sahil sanki bir şantiye.
Ertesi
gün, ağaçların yeşilden kahverengi, sarı ve kırmızılara dönüşeceği
bir Ekim ayında Şavşat’ı
tekrar ziyaret etme sözü vererek Laşet’den Rize’ye doğru yola çıktığımızda
bu güzel yöreden ayrıldığımız için gerçekten üzgündük. Şavşat’dan
sonra görmek istediğimiz yer Rize’ye bağlı Çamlıhemşin ve
Ayder’di. Rize’ye gitmek için Artvin’den tekrar geçmemiz
gerekiyordu. Bu kez
Artvin’i biraz daha yakından tanımak istedik. Tepeleri ve yokuşlarından
dolayı İstanbul düz bir kent sayılmaz ama Artvin’i gördükten
sonra bir dağ kentinin ne
kadar farklı bir duygu verebileceğini keşfettik. Artvin’in hiçbir
yerinde düz bir yola rastlamak mümkün değil.
Şehrin merkezine gitmek için bile yüksek dağ yollarından
dolana dolana çıkmak zorunda kalıyorsunuz.
İki tarafında dükkânlar dizili caddelerde yürürken bile,
hemen karşınızda yükselen dağların yemyeşil yamaçlarını görüyor,
ihtişamını hissedebiliyorsunuz. Sabah yataktan kalkar kalkmaz
pencerede yemyeşil bir dağ yamacı ile burun buruna olmak nasıl bir
duyguydu acaba? Artvinli insanlar da Şavşat’takiler gibi modern görünümleri
ve yaşam biçimleriyle bizi şaşırttılar. Çamlıhemşin’de kaldığımız Fırtına Pansiyon, çakıl taşları arasından gürüldeyerek akan Fırtına deresinin hemen kenarındaydı.
Fırtına
Pansiyon’da kaldığımız gece, ertesi gün yaylada kamp kurmak üzere
konaklayan üç genç, birlikte yediğimiz akşam yemeği sırasında, eşimin
sesini bir yerden tanıdıklarını söyleyince, hayretimizi
gizleyemedik. Açık Radyo
dinleyicilerine İstanbul dışında da rastlayabilmek bizi gururlandırdı.
Trabzon
civarında Zigana Geçidi ve Sumela Manastırı görmek istediğimiz
yerlerdi. Kalmayı planladığımız
Zigana Tatil Köyü’nü bulmak üzere Hamsiköy’e doğru
giderken, yanlışlıkla yeni yapılan geniş otoyol yerine eski yola
sapınca, kendimizi yine kenarlarında yüksek uçurumlar bulunan,
virajlı, toprak, daracık dağ yollarında bulduk. Sisler arasından
bize bazen görünen bazen de kaybolan tatil köyüne vardığımızda,
oranın güzelliğinin tadına varamayacak kadar yorgunduk. Sumela
Manastırı’na giden yol ise yer yer şelaleleri, yer yer kanyonları
ile son derece güzel manzaralar çıkardı karşımıza. Manastırı
ziyaretimizin bir Pazar gününe rastlaması ise akın akın gelen otobüs
dolusu ziyaretçi yüzünden bir şanssızlık oldu. Sumela’dan
tekrar Trabzon’a indikten sonra batıya doğru yolculuğumuz hep kıyıdan
devam etti. Kıyıda Ordu’ya
bağlı Fatsa’da ve Kastamonu’ya
bağlı Abana’da konakladık.
Batıya yaklaştıkça yolda geçtiğimiz dağlar, tepeler yüksekliklerini
yitirdiler. Samsun ile Sinop arasında yol uzunca bir mesafe boyunca kıyıdan
uzaklaştı. Kıyıya tekrar kavuştuğumuzda, denizin renginin gri yeşil
tonlarından mavi, turkuvaz rengine dönüştüğünü fark ettik.
Sinop'un batısındaki sahil yolunun, doğusundakine nazaran görsel açıdan
daha güzel olduğunu hatırlıyorum. Dönüşümüzün son gününde
Bolu’dan geçerken sık sık
uğramayı sevdiğimiz Koru Otel’de kendimize mükellef bir öğle
yemeği ısmarladıktan sonra, Sapanca ve İzmit’den geçerek
Istanbul’a vardık.
Yolda
dinlediğimiz müzikler bizi zaman zaman geçmiş yolculuklarımıza taşıdığı
gibi, gelecek yolculukları düşünmeye başlamamıza da yol açtı.
Neler dinlemedik ki? Fleetwood
Mac, The James Gang, J.J. Cale, Snowy White, Peter Green, Barclay James
Harvest ve daha niceleri. Ayrıca,
tekrar keşfettiğimiz Kazım Koyuncu. Bütün Karadeniz Kazım
Koyuncu’yu dinliyor şimdilerde. Hopa’dan bizde bulunmayan iki
CD’sini satın aldık. Gezimiz
sırasında dinlediğimiz parçaların bazılarını birkaç hafta sonra
Gitaresk programında sizler de dinleyebilirsiniz.
(Kazım
Koyuncu özel programı)
“Varma odaklı” olmayıp, daha ziyade yollarda yaşadığınız serüvenlerin zevkini çıkardığınız "gitme odaklı" bir yolculuk yapmak böyle oluyor işte.
Vivian Kohen
|